CITY: MILANO

Sevgili Nükte’den mesaj geliyor: Ben proje icin Siena’dayım, ikimize de yakın bir sehirde bulusalim! Daha önce hiç gitmediğim Milano’da karar kılıyoruz. Otobüs bakıyorum: Gidis gelis 50 Euro ve gitmek 7 saat suruyor. Nükte’nin fikri üzerine uçak biletlerine bakıp 10 dakika sonra Easyjet’den 70 euroluk gidis gelis biletimi aliyorum.

Milano’da aslında tarihi hiçbir şey olmadığını, endüstri ve alışverişten ibaret oldugunu onlarca kere duydum. Artık bu tarz seyler duydugumda içimden: “ben bu sehri kesin sevecegim” diyorum sadece. Çünkü her şehrin kendine has bir yaklaşım gerektirdigini ogrendim. Tam tersine, turistik ögelerin az olmasina seviniyorum; yerel restoranlar, küçük kiliseler, kendine has müzelerine daha cok vakit ayırma şansım oluyor.
Easyjet ile uçuş beklediğimden çok daha rahattı. Pasaport kontrolu ve valiz verme sıkıntım olmadığından her şey cok çabuk halloldu. Normalde her zaman koridorda oturmayı tercih ettiğim halde, pencere kenarında oturduğum için ilk defa çok şanslı olduğumu düşündüm, çünkü sabah Alplerin görüntüsü ancak cam kenarında uçarak bu kadar güzel izlenebilirdi. 50 dakika sonra inmiştik ve yine hiçbir kontrole takılmadan çıktım. Terminal 1’den 12 Euro vererek 55 dakikada Malpensa Express ile Milano Centrale’ye varabiliyorsunuz. Şehre taksiyle gitmeyi önermem çünkü 100 Euro tuttuğunu duydum.

Yıllardır hayalini kurduğum Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği’ni görmek için uçağımın inişinden hemen sonraya yer ayırttım. Biletin saat aralığını önceden seçmek gerekiyor. Eşyalarımı bırakıp bir şeyler yedikten sonra biraz apar topar gittiğim Son Akşam Yemegi, beni şu ana kadar en çok etkileyen sanat eserlerinden oldu. Da Vinci’nin çizdigi orijinal fresk çok sayıda restorasyon geçirmiş olsa da Da Vinci’nin dehasini fark etmemek imkansiz. Şaşırtıcı olsa da içeride fotoğraf çekmek bir süredir serbest. Bundan faydalanarak ben de evde tekrar tekrar bakmak icin eserin her köşesini çektim. Burayı ziyaret etmeyi düşünenler için şu eklemeyi yapmak zorundayım; giriş biletleri önceden satışa çıktığı için turlar biletleri satışa çıkar çıkmaz sonrasında daha yüksek bir ücretle satıyorlar. Gitmeden önce bu siteye girip bakmanızı ve bileti önceden almanizi tavsiye ediyorum.

Milano’da, aynı Münih’te olduğu gibi restoranlara mutlaka yer ayırtmak gerektiğini duyduğum için gitmeden bir de kücük arastirma yapıp her gün akşam ve öğlen yemeklerimizin rezervasyonlarını yaptim.
Günlük metro biletinin 4,50 Euro olması Münih’ten sonra beklenmedik bir sürpriz oldu. Öğlen yemeği icin zaten Milano’da olan Nükte’yle ‘Milano’yu Panzerotti Luini‘den yemeden terk etmeyin’ önerisini dinleyerek Duomo’da bulustuk. Katedrale çok yakın bir ara sokaktaki dükkanın önündeki uzun kuyruğu panzerottinin güzel olacağı şeklinde yorumlayıp beklemeye karar verdik. Kesinlikle değdiğini de söyleyebilirim. Milano’dan yolu geçen herkesin mutlaka bir öğlenini ayırması gerekiyor bence…
Fırsat bulduğum ilk anda, yine gelmeden önce haritamda işaretledigim dondurmacı Chocolat‘daki 6 çeşit çikolatalı dondurmadan birini denedim. Yediğim en iyi dondurmalardandı (Münih’teki Ballabeni ile yarışacak seviyede) ve kesinlikle tavsiye ederim.

Sonrasinda şehrin guneyindeki Fondazione Prada‘ya indim. Burası 2015’te açılan ve mimarisini Rem Koolhaas’ın üstlendiği bir sanat merkezi. Beni Milano’da en cok heyecanlandiran ikinci yer oldu. Burayi ayri bir post ile anlatacagim.
İkinci gün “ya aslinda Milano çok güzel,” “burada yaşanır” düşünceleri aklımızdan geçmeye başlamıştı. Zaten İtalya aşığı olan beni, biraz da Münih’e benzeyerek iyice etkilemiş oldu Milano. Bir Roma ya da Floransa’dan tabi ki görsel olarak çok farklı, fakat herhangi bir sokakta herhangi bir kiliseye girdiğiniz anda tekrar İtalya’da olduğunuzu hatırlıyorsunuz. İnsanlar tabi ki çok şık. Gerçekten giyinmeyi biliyorlar. Gördüğüm moda açısından Paris’le yarışabilecek tek sehir. Tabi insanların modaya önem vermesinden, herkesin Prada’nin veya Louis Vuitton’un önünde sıraya girdiklerini çıkarmamak lazim.
Akşam için bir hafta önceden çok popüler bir yer olduğunu okuduğum Dry‘a yer ayırtmıştım. 19:00 da kapının önüne geldiğimizde mekanın kapalı kepenkleri önünde bekleyen oldukça fazla insan vardı. 19:01’de kepenkler kaldırıldı ve topluca içeri girildi. İçerisi gerçekten cok hoş ve “local” bir restoran olduğunu hissediyorsunuz. Denediğimiz kokteylleri ve pizzasi da yüksek sayılabilecek fiyatlara rağmen çok başarılıydı. Saat dokuz gibi mekan fazla kalabalik olunca biz de hemen karşı kaldırımda başka bir mekana geçip şaraba devam ettik…
Ertesi sabah kahvaltı için Milano’nun “hipster” cafesi Pave‘de kahvalti ettik. Pave’nin croissantlari ve özellikle minik hamur işleri cok basarili. Italya’daki her yer gibi tabi ki kahvesi de müthiş.

Oradan çıkınca şehrin içinde bir cennet olan 10 Corso Como’ya gittik. 10 Corso Como ana caddeden bir kapidan geçtiginzde inanilmaz yesil bir avluya acilan otel, restoran, design shop ve kitapçıdan olusan bir kompleks. İnsanın çok içini açan bir yer ve uğramanızı kesinlikle tavsiye ederim

Basilica di Sant Ambrogio’ya uğruyoruz. Veteranlara özel bir dua okunduğundan azıcık kalıp çıktık. Bence kilisenin içerisinden çok avlusu görülmeye değer. Bir Milano klasiği olan Pasticceria Marchesi‘ye de uğradik. Sonrasi ara sokaklari yürümece olarak devam etti.

Sforzesco Kalesi’nde bileklik satan tipleri zar zor atlattıktan sonra yeniden “insanlar yapmış” dediğimiz anlar geçiriyoruz. Kale inanılmaz ihtişamlı ve etkileyici.
Öğlen yemeğimiz için Castello Sforzesco’nun yakınında bir ara sokaktaki Riseolatte‘ye gidiyoruz. Burası için de her zamanki gibi yaptığım rezervasyonun restoran sahibi İngilizce’yi pek anlayamadığı için kaydedilmediğini öğreniyoruz, ama şansımıza son kalan 2 kişilik yeri kapabiliyoruz. Burası Milano’nun en otantik restoranlarindan biri. İçerisi çok yaratıcı bir şekilde bir ev gibi tasarlanmış. İplere asılmış çamaşırlar bile var. Yemekler de bir o kadar özel ve farklı.  Çıkarken de mekan sahibi bize birer grappa ikram etti. Etkisi uzerimizde bir saat kaldi 🙂 Bu cok ozel ve guzel mekana rezervasyonsuz gitmenizi tavsiye etmem.

Biz vaktimizin yetmeyeceğini düşündüğümüzden Duomo’ya girmedik. Bilet sırası için 40 dakika, yukari cıkış için de bir 40 dakika daha beklemeye enerjimiz de yoktu. Ben de etrafında turlar atıp her detayını çekerek “insanlar neler yapmış” diye düşündüğüm anlardan birini yaşadım.

Cumartesi aksami tabiki Milano’nın Karaköy / Galata’sı olan Navigli’ye ayrılmıştı. Burada butun nufus genc ve Navigli’nin içinden geçen kanalın iki tarafındaki mekanların hepsi tıklım tıklım doluydu. Burada anlam veremediğim tek detay, bu kadar popüler bir yerin ortasındaki kanalın oldukça kirli olmasıydı. Belediye calismiyor arkadaşlar! Navigli’deki Mag Cafe‘yi önceden gözüme kestirmiştim. Burada yemek yok ama kokteylleri muhteşem. Ben kokteyl tercihlerimi garsona biraktim ve bana gerçekten çok lezzetli seyler getirdi. Buranın bir özelligi de adresini ancak Mag’in barmenlerinden öğrenebileceğiniz gizli bir bar bulunması. Biz adresi sorduk ama büyük ihtimalle turist olduğumuz çok belli olduğu için soylemediler. Çıkınca Nükte’yle bir Sicilya dükkanından cannololarımızı yemek, Taksim’de bira sonrasi ıslak hamburger yer gibi hissettirdi.
Son gün uçağım akşamüstü olduğundan öğlene kadar olan vaktimizi Navigli’den kuzeye doğru bir yürüyüş yaparak değerlenirdik. Sonrasında ise ben yine Malpensa Express’le havalanına döndüm.
İnsanin en yakın dostu ile gezmesi kadar güzeli yok ayrıca eklemek istiyorum…

 

Buraya gezdigimiz haritayi da birakiyorum:

1 Comment

Comments are closed.